29 EKİM KARABABA ZİRVE

Etkinlik Anıları

PAKDOS – 29 EKİM CUMHURİYET BAYRAMI KARABABA ZİRVE ve GÜRBÜZ ERDOĞAN’I ANMA FAALİYETİ

PAKDOS‘un bir etkinliği için geceden alarm kurup sabahına o alarma uyanmayı çok özlemişim. Akşamdan hazırladıklarımı tekrar kontrol ediyorum ve kahvaltı niyetine iki lokma bir şeyler atıştırıyorum. Akşam sözleştiğimiz gibi beraber Denizli’ye geçeceğimiz komşumuz tam vaktinde geliyor ve yola koyuluyoruz. Araçta 4 kişiyiz ve herkesin derdi farklı. Sabahın bu saatinde insanları emeklilik primi, emeklilik yaşı hakkında konuşturan hayat, herkese her şeyi yapabilir.

Buluşma noktasına vardığımda hemen hemen herkes toplanmıştı. Pandemi kurallarına riayet ederek araçlara birer ikişer bindik ve etkinliğin başlangıç noktası olan Ornaz Vadisi’ne doğru ilerledik. Başlangıç noktasına vardığımızda önce lider ve artçı belirlendi sonra yeni katılan kişiler kendilerini tanıttı. Artık PAKDOS’un federasyon onaylı etkinliği başlayabilirdi. Bugün, önce 27.10.2019 tarihinde aramızdan ayrılan rahmetli Gürbüz Erdoğan abiyi anacak, daha sonra Sarıbaba, Beşparmak ve Karababa zirvelerinde Cumhuriyet Bayramımızı kutlayacaktık.

Kaynak suyundan şişlerini dolduran dağcılar

Ceviz yapraklarıyla kaplı patikada ilerleyen dağcılar

Ornaz Deresi ve bir ceviz ağacı

21 katılımcıyla ağır ağır yürüyüşe başladık. Bir süre toprak  yoldan ilerledik. Yol kenarındaki kaynak suyundan şişeler dolduruldu. Buraya bir önceki gelişimde derenin suyunu boruya alıp şebekeye katmak için belediye eliyle yapılan doğa tahribatına şahit olmuştum. Doğa kendisini biraz toplamış olsa da beşeri müdahalenin izlerini hala görebiliyordunuz. Suyu az da olsa şırıl şırıl akan dereden karşıya geçtik ve patika yürüyüşüne başladık. Sonbaharın renkleri arasında tek sıra halinde ilerliyorduk. Botlarımızla yerdeki ceviz yapraklarına bastıkça bir hışırtı çıkıyordu ve bastığımız yapraklar nemli olmalarının da etkisiyle hoşça bir koku yayıyordu etrafa . Ayşe Ünüvar bir öyküsünde ceviz yaprağı kokusunu şöyle tarif eder :
“Ceviz yaprakları da kırağı yiyince bir başka kokuyordu. Belki de kimse bunun farkına varmamıştı. Yıllardır hep o hoş koku aklımda. Derin, buğumsu, yeşilimsi bir koku diye tanımlasam hayal edemeyeceksiniz biliyorum. Onun için sizin de bileceğiniz şekilde o kokuyu anlatmak derdine düştüm. Nasıl anlatayım, taze fındık ile limon yaprağı arasında bir koku. Bilmediğimiz hayalimsi bir çiçek sanki kokan, ne kasımpatı ne hüsnüyusuf ne de yer karanfili. Gül hiç değil. Bildiğimiz hiçbir çiçeğe benzemiyor bu koku ama ayaklarınız güz sarısına karışan yapraklara basmayınca o kokuyu zaten duyamıyorsunuz.”

Yosun tutmuş taşları ve kayaları, yer yer küçük şelalelerin bulunduğu dereyi, günümüzden 260 milyon yıl önce de yaşamış eğrelti otlarını, ceviz ağaçlarını ardımızda bırakarak Taşlıyayla dediğimiz düzlüğe doğru tırmanışa başlıyoruz. Bu arada arkamdaki iki üyemiz evde nar şarabının nasıl yapıldığını konuşuyor. Dionysos yardımcıları olsun. Ara ara nefes molaları vererek tırmanışa devam ettik. Çam ağacı gövdelerinin biz yürüdükçe birbirlerinin ardına saklanıp sonra tekrar  ortaya çıkmasıyla oluşan spektrum görülmeye değerdi.

Taşlıyayla’ya ulaştık. Burada 10-15 dakika kadar meyve molası verecektik. Rahmetli Gürbüz abi 2 sene önceki yürüyüşümüzde burada taşlara oturmuş mandalinasını soyuyor ve yanındakilere Kaçkar Dağları’na tırmanma hayalinden bahsediyordu. Gürbüz abinin ailesinin yolladığı sarma ve kurabiye tarzı yiyecekler ikram edildi. Yine gözler çılgın Cemal’i arıyordu fakat o da yoktu. Cemal ile, Gürbüz abiyi kaybettiğimiz etkinlikte tanışmıştım ve onunla ilk samimiyetim burada, Taşlıyayla’da olmuştu. Kim bilebilirdi ki o günün sabahında ne Gürbüz abiyle ne de Cemal ile bir daha Karababa zirve yapamayacağımızı…

Rahmetli Gürbüz Erdoğan

Rahmetli Cemal Karadağ

Taşlıyayla’da hangi konu hakkında konuşulduğunu bilmiyorum ama Ali Koyuncu abinin “Anamın bir lafı var: En akıllıları deli Bekir

doxycyclin rezeptfrei kaufen

, o da değirmene yoğurt öğütmeye gider.” dediğini duydum bir ara. Zaman zaman yaptığımız dağcılık sporuyla ilgili “Sizin yaptığınızı akıllı insan yapmaz.” diyenlere karşı verecek iyi bir cevabım var artık: “Eee bizim de en akıllımız deli Bekir, o da değirmene yoğurt öğütmeye gider.” Yoğurt demişken… Mola verdiğimiz Taşlıyayla’da eskiden pazar kurulurmuş. Dağda pazar ne arar diyenler pek de haksız sayılmaz. O yıllarda bu dağlarda çokça çoban çadırı varmış. Dönemin şartlarında hepsinin birden Denizli’nin merkezine inip sütünü, peynirini ve yoğurdunu satması zor olunca Denizli esnafı burada pazar kuruyor ve çadırlarda yaşayan çoban ailelerine lazım olabilecek eşyaları getiriyormuş. Buraya gelen esnaf giderken de çobanların sütünü, peynirini ve yoğurdunu alıyormuş. Yatağanlı tarih profesörü Tuncer Baykara’nın Denizli Tarihi kitabında meşhur Ornoz pazarları olarak geçen bu anekdotu Ali Koyuncu abiden  dinledik. Taşlıyayla’dan ayrılmadan önce topluca hatıra fotoğrafı çektiriyoruz. Madımak, çiğdem ve narpız(yabani nane) ise buradan ayrılırken arkamızda bıraktıklarımızdan sadece bazılarıydı.

Taşlıyayla hatırası

Taşlıyayla güzellikleri

Taşlıyayla’dan sonra Gürbüz abiyi kaybettiğimiz noktaya ulaşmak için patika yollardan Z çizerek yükseldik. Oraya yaklaştığımızda geniş gövdeli çam ağaçlarının arasından ay göründü. Gürbüz abinin çok sevdiği şanlı bayrağımızdaki ay… 27 Ekim 2019 tarihi o gün orada bulunanların hayatları boyunca unutamayacağı, üzücü bir gün olarak kalacak. O günü anlatacak kelimeleri bulamıyorum. Zaten bulsam da anlatamam. Gürbüz abiyi, dostlarının deyimiyle dağların şamili Gürbüz komutanı vefat ettiği noktada, ellerimizde çok sevdiği ay yıldızlı bayraklarımızla birlikte saygıyla andık ve ruhuna ithafen dualar ettik. Gürbüz abi ile ilgili düşüncelerini paylaşmak isteyenler gözleri dolu ve duygu yüklü bir biçimde düşüncelerini paylaştılar. Daha sonra  vefat ettiği noktadaki ağaca asılan ve rengi solmuş Türk bayrağı değiştirildi. Yeni asılan bayrak da benim yanımda getirdiğim bayrak oldu. Gürbüz abiye bir kez daha Allah’tan rahmet dileyelim. Ruhu şad, mekanı cennet olsun.

Gürbüz Erdoğan abi vefat ettiği noktada anıldı

Gürbüz Erdoğan abinin anısı hep yaşayacak

Yürüyüşümüze irtifa kazanarak devam ettik. Güneş ardımızdaki tepeleri aşıp bize ulaşmıştı. Hem üzerimizdeki ceket, polar türü giysileri çıkarmak hem de su ve gıda takviyesi almak için bir mola verdik. Molada gece yatmadan önce ve sabah kalkınca kalp krizi riskini azaltmak için bir bardak su içmek gerektiği anlatıldı.  Moladan sonra kapı dediğimiz  devrilmiş çam ağacının oraya ulaştık. Burada toplu ve bireysel fotoğraf çekimleri yapıldı. Toplu çekilen fotoğrafta EURO 2008 yarı final eşleşmesini tekrar hatırlamış oluyoruz. Türkiye ve Almanya milli takımlarının formalarını giymiş 2 katılımcı bu karede ortalarına bir de hakem alarak görünüyor.
 Devrilen başka bir ağacın yaş halkalarını saymak için durduk lakin grubun geri kalanıyla arayı açmamak için artçımız Önder abinin de uyarısıyla yola devam ettik. (Tahminen 200-250 yaşında bir ağaçtı.) Buradan sonra orman üst sınırına gelmiş olmalıyız ki ağaçlar azaldı ve kayboldu. Parkurun geri kalanında hakim bitki örtüsü dünyada 2000 kadar farklı türü bulunan geven olacaktı.

Kapıda toplu fotoğraf

Kapı üstünde 3 dağcı 

Yolumuz uzun ve zorlu olsa da içimizdeki Cumhuriyet Bayramı sevinciyle devam ettik. Az ileride taş duvarlı bir ağıl bizi karşıladı. Burada ateş yakılmış olmalı ki duman tütüyordu. 2 vatandaş dağlara ineklerini aramak için çıkmış ve anlaşılan burada mola vermişti. Biz de mola verdik. Ağılın arkasında, bulunduğumuz noktaya göre yüksek bir kayalık vardı. Oraya çıkıp büyükçe bir bayrak açtık ve liderimiz Ali Fuat abi uzaktan bizi fotoğrafladı. Bu kayalıklara çıkıp inerken yerdeki keçi gübrelerinin de etkisiyle çocukluğuma gittim. Keçi milleti nerede yüksek bir kaya, nerede ulaşılmaz bir yer var gider oraya çıkar. Atasözlerine konu olmuştur keçiler. “Keçiyi yardan uçuran bir tutam ottur.”, “Koyunun olmadığı yerde keçiye Abdurrahman Çelebi derler.” , “Keçinin uyuzu çeşmenin gözünden içer suyu.” Uzar gider böyle. Bir anlığına sevgili Sunay Akın gibi hayal kurup bunca yörüğün, bunca çobanın yaşadığı bu yörelerde neden bir “Keçi Müzesi” olmaz diyorum. Gerçi bizim  bir kent müzemiz, bir tekstil müzemiz ve bir horoz müzemiz bile yok ki keçiye sıra gelsin! Günün anlam ve öneminden sapmadan yazımıza devam edelim biz.

Çoban ağılının oradaki kayalıklarda bayram coşkusu

Bu dağlar Denizli’nin su kaynağı, hayat kaynağıdır. Ufak bir dereden akan suya denk geliyoruz. Yosunlardan süzülen su nereye gideceğini bilmeden akıyor. Bizler de her suyun bir şifası vardır diyerek şişelerimize bu sudan dolduruyoruz. Gerçekten çok tatlı ve içimi çok hoş bir suydu bu. Edip Cansever’in Su şiirinde dediği gibi:


Dağlarda, tarlalarda, köprü altlarında

Sazların, taşların, yosunların arasından geçerek

Bir akik gibi yansıyaraktan hem de

Kırmızı bir karpuzun doğum sancısına 

Su akar, ben akarım

Ben akarım, su akar 

Vakit yok bakışmaya 


Yosunlarla ve suyla bakışmayı bırakıp yola devam ediyoruz.

Yosunlardan süzülen su

Son bir meyve molasından sonra artık zirve atağına geçebiliriz. Gevenlerin arasından bizi çizmesinler diye zikzak çizerek ilerliyoruz. Zirvenin hemen altında bir inek çarpıyor gözüme. Bu inek Zeus’un aşık olduğu fakat karısı Hera’dan gizlemek için bir ineğe dönüştürdüğü güzeller güzeli Io olabilir mi? Neden olmasın ? Hikayede Io’nun Anadolu’nun yaylalarında dolaştığı da yazar. Zirveye yaklaştıkça bacak kaslarımdaki yorgunluk enikonu arttı. İtiraf etmek gerekirse Erciyes’te bu kadar yorulmamıştı bacaklarım. 
Ve nihayet 3’lü zirvelerin ilki olan Sarıbaba’ya (2252 metre) ulaştık. Arkamız Denizli, önümüz Tavas… İnsanın yukarıda bahsi geçen mitolojik hikayedeki ineğe dönüştürülen Io’nun başına dikilen Argus olası geliyor. Argus gibi her tarafta gözün olacak ki bu manzarayı seyredebilesin. Öbür türlü Denizli tarafını seyretsen Tavas tarafı darılır, Tavas tarafını seyretsen Denizli tarafı… 
Hemen Sarıbaba’nın ilerisindeki Beşparmak’a (2242 metre) 5 kişi gidiyor ve bayrağımızı orada açarak Ali Fuat abinin objektifine poz veriyor. Biz de o esnada Sarıbaba’da bayrağımızı açıyoruz ve Cumhuriyet Bayramı kutlamalarına başlıyoruz. Sarıbaba’dan Karababa’ya geçerken sanki elle çizilmiş gibi bir sınır var. Dağların isimlerinin nereden geldiğini de bu sayede çok iyi anlamış oluyorum. 

Beşparmak’ta bayrak açan 5 dağcı

Sarıbaba ve Karababa sınırı

Sarıbaba’da ay yıldızlı bayrağımız

Gelelim Karcı Dağları’nın en yüksek noktasına:Karababa Zirve(2308 metre)… Karababa diğer dağlardan bakınca hep Mısır Piramitleri’ni anımsatıyordu bana. Çıkmak bugüne kısmetmiş. Zirvede önce yemeğimizi yedik. Pandemi şartlarında “PAKDOS sofrası” kuramadığımızdan yemeklerimizi mesafeli bir şekilde yemek durumundaydık. Yemekten sonra 29 Ekim Cumhuriyet Bayramı için tören yapıldı. Törene Gazi Mustafa Kemal Atatürk, silah arkadaşları ve tüm şehitlerimiz için 1 dakikalık saygı duruşuyla başlandı. Ardından İstiklal Marşı okundu. Böylesi müstesna bir günde, böyle güzel bir faaliyette bulunanlar çok şanslıydı elbet. Törenden sonra zirve defteri yazıldı ve imzalandı. O sıralarda ben de kendi zirve defterime şunları kaydetmekteydim:
29 Ekim Cumhuriyet Bayramı ve rahmetli Gürbüz Erdoğan abimizi anma etkinliği kapsamında Beşparmak, Sarıbaba ve Karababa zirvelerini tamamladık. 21 PAKDOSlu doğa dostuyla beraber hayatın kendisi gibi hem hüzünlü hem de keyifli bir etkinlik oldu. Rahmeti Gürbüz abiyi ve Cemal kardeşimi özlemle anıyorum. Bu vatanın kurtarıcısı ve milletimizin hadimi olan Mustafa Kemal ATATÜRK’ü ve silah arkadaşlarını minnetle yad ediyorum. Son olarak cumhuriyet kadınının güçlü olması gerektiğini vurgulayan Atatürk cumhuriyetinde katledilen tüm kadınlarımızı ve birkaç gün önce ilimizde vahşice katledilen Şebnem Şirin kardeşimizi de üzüntüyle anıyorum. 
Cumhuriyetimizin 98.yaşı kutlu olsun. Yaşasın Cumhuriyet! “

Günün tümünü içeren video( Doğaya Dönüş Kanalı by Önder Deveci)

Sıra sonsuz tane fotoğraf çekilmeye gelmişti. Her fotoğrafta da arkama Babadağ’ı almayı ihmal etmiyordum. Ne de olsa benim dağımdı. Acaba üzerinde bu kadar Babadağ’ı konuşmamız ve Babadağ ile ilgilenmemiz Karababa’nın zoruna gidiyor mudur? Akşam olduğunda Babadağ, Karababa’ya nispet yapıyor mudur?   
Şanlı bayrağımız ile çekildiğimiz fotoğraflar günün anlamını pekiştiriyordu. Zirvelerin en kötü yanı da ayrılmak zorunda olmamız. İnsan akşam olana kadar temaşa etmek istiyor manzarayı. Herkes inişe  geçmişken dönüp dönüp bakmam da bu yüzden. Bir gün dostlarla burada kamp yapabiliriz umarım. Sabah uyandığımda ve çadırımın fermuarını açtığımda gördüğüm ilk şey  Babadağ olmalı. (Hişşşt, Karababa duymasın.)

Karababa Zirve’den Babadağ

Yüzümüz Denizli’ye dönük inişe geçiyoruz. İnerken takip ettiğimiz rota çıktığımız rotadan farklı. İyi ki buradan çıkmamışız diyorum. Çok dikkatli olmayı gerektiren zorlu bir iniş oldu. Zaten inişler her zaman çıkışlardan zor olur. Zirve yapmış olmanın verdiği gururla genelde inerken pek dikkat etmeyiz ve paldır küldür ineriz. Yorgun bacak kasları yükü karşılayamaz ve tüm yük dizlere biner. İnişler her zaman sakatlık riski taşır. İnişlerde bir anda inmek yerine yine çıkışlardaki gibi Z çizerek inmek önemlidir. Batonları da çıkışta kullandığımıza göre birkaç kademe uzatmak gerekir. 

Dokuzçam dedikleri mevkide yine bir kaynak suyu bizi bekliyor. Sularımızı tazeleyip çantalarımızda kalan meyve ve çerezleri tüketiyoruz. Moladan sonra ormanın içinde bir süre sadece yan gidiyoruz. Patikanın dümdüz ve eğimsiz olması dizimi rahatlatıyor. Daha sonra 90’ların sonunda büyük bir çığ felaketinin olduğu yerden geçiyoruz. O felaketi bizzat yaşayanlardan Halil Dağdaş abi, çığın altında kalan 1 kişinin olaydan epey bir süre sonra cansız bedeninin çıkartıldığını anlatmıştı. Çığ altında kalarak hayatını kaybeden ve o zamanlar daha 20 yaşında bir üniversite öğrencisi olan Mutlu Acar’ı da rahmetle analım. 

Karababa’dan iniş (solda Ornaz, ortada Dinozor sırtı, sağda İsrafil)

Karababa’dan inerken Babadağ manzarası

Karababa’dan Tokluyatak ve Honaz Dağı

Karababa’dan Yellice Tepe

07.02.1999’da çığ felaketinin gerçekleştiği bölge

Orman içinden Yellice Tepe altları

Orman içinde ilerleyen dağcılar

Ornaz Deresi’ne iniyoruz. Kelleci Deresi, Altındere ve İsrafil Deresi’nde olduğu gibi burada da sonbaharın tüm renklerini bir arada görmek mümkün. Sürekli ceviz ağaçlarının altında ilerleyince insanın aklına Nazım Hikmet’in “Ceviz Ağacı” şiiri, Cem Karaca’nın seslendirdiği şekliyle geliyor. 


“Başım köpük köpük bulut, içim dışım deniz,
ben bir ceviz ağacıyım Gülhane Parkı’nda,
budak budak, şerham şerham ihtiyar bir ceviz.
Ne sen bunun farkındasın, ne polis farkında.”


İrili ufaklı birçok şelalenin bulunduğu bu derede, en büyük şelaleyi de görmezsek faaliyetimiz tam olmaz. Genç çam ağaçlarının arasından şelaleye doğru iniyoruz. Huzur veren bir ses. Adeta bir terapi merkezi burası. 4-5 metre yukarıdan dökülen sular, orta büyüklükte bir kayanın sağından ve solundan ayrı ayrı akarak birkaç metre sonra tekrar birleşiyor. 

Ornaz Şelalesi

Şelaleyi de gördükten sonra derenin içinden ilerliyoruz ve sabah ilk tırmandığımız patikaya ulaşıyoruz. Burada kayaları delerek hayat bulan ağaçları görmek mümkün. Ornaz Vadisi’nin güzelliğini görmek isteyen bitkiler haklı olarak Ferhat misali kayaları delmiş. Efsunlanmış bir biçimde sabah araçları park ettiğimiz noktaya doğru toprak yoldan ilerliyoruz. Karcı Dağı’nın “Milli Park” olması gerektiği yönündeki fikrim bugün iyice pekişiyor. Bu güzellikleri korumalı ve gelecek kuşaklara aktarabilmeliyiz. 

29 Ekim Cumhuriyet Bayramı Karababa Zirve ve Gürbüz Erdoğan’ı Anma Etkinliği burada sona eriyor. Bu etkinlik PAKDOS’ta katıldığım en özel etkinliklerden biri olarak şimdiden hafızamdaki yerini alıyor. 

TEŞEKKÜRLER PAKDOS!


YAŞASIN ATATÜRK!


YAŞASIN CUMHURİYET! 🇹🇷

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.