“PAKDOS ile ULUBEY KANYONU” 

Etkinlik Anıları

(PEPUZA ANTİK KENTİ ve CLANDRAS KÖPRÜSÜ)

14.11.2021

PAKDOS‘un Ulubey Kanyonu faaliyeti için uyandığımda saat 05:50’ydi. Yatakla bağımı koparmam 10 dakika sürse de  hemen hazırlıklarımı yapıp, araca binmek üzere Akkonak Parkı’na doğru yola koyuldum. Bugün buradan 2 araç  gidilecekti ve Uşak’tan katılacak misafirlerimizle beraber toplam 46 kişi  olacaktık. Parkur uzun, detaylı ve çok güzel olduğu için bu yazı da uzun ve detaylı olacak. Bilerek veya bilmeyerek atladığım detaylar için ve sürçü lisanlarım için en baştan affınıza sığınayım.

Denizli’den hareket ettiğimizde saat 7’yi geçmekteydi. Uzun bir yol bizi bekliyordu. Yolda güneşin doğuşuna şahit olduktan sonra bağların arasından usulca ilerledi araçlar. Sırasıyla Kaklık, İsabey, Çal (Dionysos’un ve Ali Fuat abinin memleketi), Süller ve Bekilli’den geçerek yürüyüşün başlayacağı Hasköy’e ulaştık. Hasköy’e vardığımızda ilk muhabbetin konusu, yol kenarında koşan ve çoğumuzun ilk gördüğünde inek zannettiği delişmen domuzdu. 

Bahçesinde devasa bir araç kantarı bulunan Hasköy Kıraathanesi’nde, yanında kahvaltısını getirenler çayı da buradan isteyerek kahvaltısını yaptı. Kıraathanenin içindeki kitap dolu dolap ilgimizi çekmişti. Muhtemelen okunduğu yoktu bu kitapların fakat burada olduklarına göre demek ki vakti zamanında birileri okumuştu. Dolabın en üst rafı yıllardır görmediğim Meydan Larousse Ansiklopedileri için ayrılmıştı. Alt raflarda Türk ve dünya edebiyatından seçme eserler vardı. Nazım Hikmet’ten tutun da Voltaire’a, Sait Faik Abasıyanık’tan Victor Hugo’ya çok geniş bir yazar yelpazesi mevcuttu. Hatta Fransızca’dan tercüme edilmiş tiyatro metinleri bile vardı. Tozlu kitapların büyüsüne kapılmışken buradan ayrılma vaktinin geldiği ilan edilmişti.

Hasköy’ün az ilerisine kadar araçlarla gittik. Toprak yolun devamı bozuk olabileceği için burada araçlardan indik. Hasattan sonra sürülmemiş, anız durumundaki  iki tarlanın arasından geçen yolda faaliyetin başlangıç toplantısını yaptık. Artçının arkasında kalınmaması ve liderin önüne geçilmemesi, etkinlik esnasında kesinlikle sigara içilmemesi, ihtiyaçlar için lider veya artçıya bilgi verilmesi gibi kurallar hatırlatıldı. Bugün artçılık görevi için beni uygun görmüşlerdi. 46 kişilik bir gruba artçılık yapmak zor olsa da keyifli olacaktı, bundan emindim. Telsizin kanalını ayarlayıp yürüyüşe başladık. 

Daha 100 adım bile atmamışken toplu  fotoğraf çekileceğiz anonsu geldi telsizden. Bu kadar erken toplu fotoğraf çekilmemizden çıkardığım tek anlam, parkurun her noktasının potansiyel bir doğal fotoğraf stüdyosu olduğuydu. İlk toplu fotoğraftan sonra toprak yolu takip ederek kanyonun içine indik. Bizleri kanyonun içinde yapraklarının bir kısmı dökülmüş büyükçe bir ağaç karşıladı. Bu ağaç sonbahar mevsiminin ta kendisiydi. Kim bilir bu ağacın altında civar köylerden kaç sevgili gizli gizli buluşmuştu ya da aşklarının sonbaharında olduğunun farkında olmadan kaç yolcu gelip geçmişti yanından?

Kanyona inerken karşılaştığımız ilk manzara

Banaz Çayı kenarında bir sonbahar ağacı

Ulubey Kanyonu, ABD’deki Grand Canyon’dan sonra dünyadaki en büyük 2. kanyon konumundadır. 3.jeolojik zamanın sonu, 4.Jeolojik zamanın başında tektonik hareketlerin etkisiyle ve sonrasında akarsu aşındırmasıyla günümüzdeki görünümünü almıştır. Pek çok sporun ve faaliyetin yapılabileceği Ulubey Kanyonu görseli, doğal yaşamı ve tarihsel süreçteki hikayeleriyle ülkemiz için büyük bir şanstır. Fakat Uşak Deri Sanayi’nin tüm atıkları Dokuzsele Deresi’ne bilinçsizce salındığı için bu dünya harikası oluşum ülke turizmine tam anlamıyla kazandırılamamaktadır. Bırakın turizme kazandırılmayı özellikle yaz aylarında kokudan dolayı bölge halkı dere etrafındaki yerleşimleri terk etmektedir. 
Parkur zaman zaman eğim tırmanmayı gerektirecekti. İlk tırmanışta önünden geçtiğimiz dikdörtgen  mağara ve mağaranın yanından merdivenle inilen derin kuyu oldukça esrarengizdi. Eski yaşamın izlerini görmek mümkündü burada. Az ileride doğal penceresi olan bir mağara daha vardı. Fotoğraflara bakarken nedense bu mağaranın eski çağlarda keyfine düşkün bir soylunun jakuzisi olduğunu düşündüm. Parkur boyunca sıkça göreceğimiz ve ara ara meyvesinin tadına bakacağımız  “menengiç” bilimsel adıyla “pistacia terebinthus” da ilk kez bu eğimli arazide kendini gösteriyordu. Menengiç, bazı yörelerde “çitlembik” olarak bilinir. Meyvesinden “menengiç kahvesi”, yağından ise “bıttım sabunu” yapılan bu bitkinin meyveleri ağzımızda ekşimsi bir tat bıraktı. Daha doğru bir ifadeyle bu meyveler kekreydi. (Bu arada “kekre” kelimesi tarihte ilk kez Divan-ı Lügat-it Türk’te geçmiş.) Biraz daha tırmandıktan sonra ilk toplu fotoğrafta ardımızda görünen kayalıklara ulaşmıştık. Burada bolca fotoğraf çektirildi. Eşleriyle ve ailesiyle katılanlar bu anları ölümsüzleştirdi. Güneşi havada tutan PAKDOS kadınlarının burada ellerini iki yana açarak verdikleri poz da çok asildi. 

Dikdörtgen şeklinde mağara 

Doğal pencereli mağara 

Menengiç 

Yazarın ilk ve son bireysel fotoğrafı 😊

Güneşi havada tutan PAKDOS kadınları ve ortalarında Ramazan  hoca


Şahane manzaradan gözümü alamamışken kulaklarım keklik sesi duyar gibi oldu. Buralar tam da kekliklerin mesken tutabileceği yerlerdi. Keklik demişken kekliğin mitolojik öyküsünü anlatmazsak olmaz. “Keklik, keklik olmadan önce Giritli büyük sanatkar Daidalos’un yeğeni Talos idi. Amcası tarafından sanatı ve yetenekleri kıskanıldığı için Akropolis’ten aşağıya atılmıştı. Aşağıya doğru düşmekte olan Talos’u zeka tanrıçası yakaladı ve kekliğe dönüştürdü. Bu yüzden keklikler yere düşmekten korkar ve yuvasını bile yere yapar çünkü zavallı Talos, amcasının onu aşağıya atmasını ve o düşüşünü hiç unutamamıştır.”
Gösterişli kayaları geride bırakarak tekrardan inişe geçiyoruz. Gökyüzündeki uçakların arkalarında bıraktıkları izler kayalara ayrı bir ihtişam katıyor. Tekrardan düzlüğe indiğimizde ufak bir meyve molasındaydı grup. Artçı ve arkada kalan ekip geldiğinde mola sona erdi, devam edildi. Az ileride eski bir taş ev vardı. Pakdoslu kadınlar fotoğraf çekilmek için bu evin verandasına çıktılar. O anda üstlerindeki çatıda devasa bir fare dolaştığının farkında bile değillerdi. 
Sağ tarafımızda belli bir simetriye göre dikilmiş karakavak ağaçları gökyüzüne ulaşmanın hesabını yapıyordu. Ağaçların dibinden topladıkları kurumuş yaprakları hep beraber havaya atarak poz veren grubun fotoğrafına, yan taraftan hızlıca gelerek dahil olmuştum. Arkada kalanlar olarak Mevlüt abinin askeri tempo koşusuyla ön grubu yakaladık. Suya iyice yaklaşmıştık. Uzun otların arasından ilerleyip  tahta köprüye ulaştık.

Her bakıldığında başka surette görünen kaya

Taş evin verandasında PAKDOS kadınları

Yapraklar yere düşmeden yetişememişim anlaşılan

“Köprüden geçti gelin” türküsü eşliğinde köprüyü geçip gümrah ceviz ağaçlarıyla karşılaştık ve yere düşen cevizleri değerlendirdik. Kanyonda ilerledikçe manzara derinleşiyor daha tarif edilemez bir hal alıyordu. Kıvrım kıvrım uzanan kanyonun sırrına vakıf olmaya çalıştıkça yeni sırlar, yeni yer şekilleri önümüze çıkıyordu. Bir tırmanış, bir iniş şeklinde devam ediyorduk. Grubun ön hattıyla yer yer kopmalar yaşansa da hemen telsizle haberleşip yeniden grubun bütünlüğünü sağlıyorduk. Bu sırada yerden Poseidon’un üç dişli yabasına (Trident) benzeyen bir ağaç dalı buldum. Poseidon, Yunan mitolojisinde denizler ve deprem tanrısı olarak geçer. Yabasını sertçe yere vurduğunda depremler meydana gelir ve kayalar yarılır. İçinde bulunduğumuz kanyonda Poseidon’dan izler görmek de mümkündü.
 Eski bir evin -kanepeli ev- oraya ulaştığımızda yürüyüşe katılan dostlarımızdan biri telefonunu düşürdüğünü fark etti ve bir önceki mola yerine koştu. Neyse ki kısa bir arama sonucu telefonunu bulmuştu ve yola devam etmiştik. Grubun geri kalanı öğle yemeğini yemeği yemek için belirlenen noktaya çoktan varmıştı. Biz de çabuk adımlarla oraya gidiyorduk. Sol tarafımızda eskiden yerleşim için kullanıldığı belli olan kayalar, yolun ortasındaki ve traktör tekerlerinin ezemediği yeşillikten birer ikişer havalanıp bize katılan kelebekler… Burası aklımda “kelebekli yol” olarak kalacak. Sarı, siyah, beyaz ve alacalı kelebekler 500 metre kadar eşlik etmişti bize. Solumuzdaki kayalıklara çıkmak için bir de amatör merdiven kurulmuştu. Bir ağacın gövdesine aralıklarla basamak niyetine tahta çakılmıştı. Herhalde definecilerin işi olmalıydı bu. Hadi biz yine iyi tarafından bakalım. Bu merdiveni mağarada araştırma yapmak isteyen üniversite heyeti kurmuştur.  

Poseidon’un üç dişli yabası 

Kanepeli ev

Kelebekli yol

İlginç kayalar

Daha ilginç kayalar

Merdiven 

Su kenarında, dallarını yere kadar sarkıtan söğüt ağacının altında öğle yemeği yendi, çaylar içildi ve mıntıka temizliği yapılarak yola devam edildi. Bilinçsiz insanın medeniyet dedikleri yol ile ulaşabildiği her yer gibi burası da çerçöp içindeydi maalesef.  Yol boyunca devam ettik. Sağımızda aralıklarla terkedilmiş bağ evleri vardı hatta bir tanesinin tavanında büyük bir delik  vardı. Issız bir gecede kimselere görünmeden dünyaya düşen bir göktaşının işi olabilir bu. Peri bacalarını da andıran kayaların dibinden geçtik. Nar, elma, ayva ağaçlarının yola sarkan dallarından nasibimiz kadar olanını alarak yola devam ettik. Yolun bittiği noktada güzel bir bağ evi vardı. Bahçesinde meyveler, 50 metre ötede su kaynağı, veranda… İnsan daha ne isteyebilir ki? Traktör yolundan sonra su arkının yanında uzanan patikadan devam ettik. 
Pepuza Antik Kenti ağaçlar arasından kendisini gösterdi. Vakit yetişmeyeceği için antik kentin içine girme fırsatı bulamadık. Burada yine toplu fotoğraf çektirdik ve antik kentle ilgili anlatımları dinledik. Pepuza Antik Kenti, Anadolu’nun Frigya bölgesinde yer alan bir kenttir ve Montanizm hareketinin merkezi olarak kabul edilir. Montanizm, MS 2.yüzyılda kurulan ve ismini kurucusu Montanus’tan alan bir erken dönem Hristiyanlık hareketidir. Montanus’un Hristiyan olmadan önce  Anadolu anatanrıçası Kibele kültünün rahibi olduğuna inanılıyor ve bu sebeple harekette kadınlara da önemli görevler verilmiş. Montanus’tan sonra Priscilla ve Maximilla isimli iki kadın bu hareketin önemli isimleridir. Manisa/Alaşehir civarında doğduğu düşünülen hareket zamanla Pepuza’yı merkez bellemiş ve kanyonun önemini artırmıştır. Montanizm Anadolu kökenli olmasına rağmen Afrika ve İtalya’da yayılmıştır böylece Pepuza da bir haç merkezine dönüşmüştür. Kıyametin kopmak üzere olduğu ve İsa’nın yeryüzünde ilk Pepuza’ya ineceğine inanan Montanistler, halkı yeni Kudüs ilan ettikleri Pepuza’ya çağırmışlardır. 6.yüzyılda Bizans imparatoru I.Justinianus -Ayasofya’yı yaptıran imparator- döneminde Montanistler ve diğer mezhepler karşı acımasız bir politika izlenmiş, katliamlar yapılmıştır. Baskıya dayanamayan Montanistler kendilerini bir kiliseye kapatarak yakmışlardır.” Umarım günün birinde buraya tekrar gelebilir ve antik kent içindeki yapıları görebiliriz. Tarihteki önemine nazaran çok az bilinen ve yıllardır Banaz Çayı’nın kenarında öylece duran bu antik kent daha fazla gezilip görülmeyi hak ediyor. Kim bilir yukarıda çözülmeyi bekleyen ne sırlar vardır? 

Pepuza Antik Kenti hatırası

Pepuza Antik Kenti 

Pepuza’yı ve gizlerini ardımızda bırakıyorduk artık. Artçı olduğum için şanslıydım, biraz daha seyredebilirdim bu eşsiz mabedi. Birkaç kere dönüp baktım ve zorbaya dayanamayan Montanistler’in kendilerini yaktığını hayal ettim. Bu sıra grup da ilerlemişti epey, ürperdim ve yola devam ettim. Parkura bir süre su kenarından devam ettik. Doğanın nimetleri sağımızda ve solumuzda, hep erişebileceğimiz mesafedeydi. Yabani böğürtlenler, elmalar, hünnaplar, ayvalar… Su kenarında ilerlerken yine ilginç bir görüntüye rast geldik. Suyun içinde bir kaya vardı, daha doğrusu ilk bakışta herkes onu yosunlarla kaplı bir kaya zannetmişti. Oysa suyun içinde yan yatan bir ölü domuz vardı. Oraya nasıl geldiği ya da orada nasıl öldüğü büyük bir soru işaretiydi. Manzarayı görenler “Acaba akarsudan su içmiş miydim?” diye düşünmedi değil hani. Bugün gördüğümüz 2. domuzdu bu ve ilkiyle ortak özelliği, ilk gördüğümüzde domuz olduğunu anlamayışımızdı. Bahçelerin, tarlaların arasından geçtikten sonra ufak bir yerleşim yerine ulaşmıştık. Platon’un bir sözü vardır. “İnsan, her şeyin en kutsalı olduğu gibi , en kötüsüdür de.” İnsan, sözün hakkını vermişti yine. Bulunduğumuz noktadan başımızı hafif kaldırıp karşıya baktığımızda ormanın üzerine muhtemelen kamyonlarla dökülen  mermer atıklarını ve o fahiş çevre kirliliğini gördük. 

Pepuza’ya su taşımak için yapılmış tarihi su yolundaydık. Kayaları su arkı şeklinde oymak o dönemde gerçekten zor olmalıydı. Acaba kimdi ustaları? Kaç senede tamamlamışlardı bu su yolunu? Aklımdan bu sorular geçerken Mevlüt abinin ” O dönemde yaşasaydık kesin bize yaptırırlardı bu su yolunu, ömür boyu çalışırdık burada.” dediğini duydum. Gerçi şu an yaşadığımız hayatlarda su yolu kazmayacaktık belki ama yine de ömür boyu çalışmak durumundaydık. Tarihi su yolunda ilerlerken bir mağaraya denk geldik. Önünde toplu fotoğraf çekildiğimiz mağara şu ana kadar gördüğüm en ilginç 2. şeydi bu parkurda. Mağaranın tavanına neredeyse hiç boşluk kalmayacak şekilde yuva yapmıştı kuşlar. Saymaya kalksak belki binlerce yuva vardı burada. Sakinleri şimdilik ortalıkta görünmüyordu bu yuvaların. Kıvrıla kıvrıla devam ettik tarihi su yolundan.

Tavanı kuş yuvalarıyla kaplı mağara

Antik su yolundan bir kesit

Su yolunun U yaptığı bir noktada tekrardan bir toplu fotoğraf çekildik ve devam ettik. Söğüt ağaçları güneşin çekilmesiyle beraber biraz biraz üşümeye başlamıştı. Grup son molasını verdi. Mola noktasında oyulmuş taşlar dikkatimi çekti. Ne amaçla oyuldukları yoruma açık. “Son 500 metre, ama son 2 kilometreye 500 metre” Yorulan dostlarımıza verdiğimiz iyi haberdi bu. Banaz Çayı’nın bu tarafları eşsiz sonbahar manzaralarını da saklamıştı bünyesinde. Gezinin kendi adıma en ilginç olayı da oklu kirpinin okunu bulmam oldu. Kanyonda “Afrika Oklu Kirpisi” (Hystrix galeata) sık görülüyormuş ve fotokapanla da görüntülenmiş. Bana da sevgili oklu kirpinin, annelerimizin örgü yaptığı tığa benzeyen bir okunu hatıra olarak cebime almak kaldı , arada dizime batması dışında hiçbir kötülüğü yoktu okun. 

Tarihi su yolunun en virajlı bölümü

Derdini taşlara oymuş olsa gerek aşık

Yorumsuz bir oyuk

Oklu kirpinin oku

  Son ve en zorlu tırmanışa gelmişti sıra. Kayalıkları bir komando edasıyla tırmananlar Clandras Köprüsü’nü karşılarında görecekti. Clandras Köprüsü aslında bir köprü değil, 2500 yıl önce Frigyalılar zamanında iki yaka arasında su taşımak için inşa edilen bir su kemeri idi. Köprünün yanı başında faaliyet gösteren Karahallı Hidroelektrik Santrali’nden boşaltılan su, 17 metre yükseklikten Banaz Çayı’na dökülerek Clandras Köprüsü’nün manzarasına manzara katıyordu. Drone ile havadan çekim yapan bir vatandaşın aygıtı kayalıklara düşmüştü, muhtemelen iş görmezlik raporu alacaktır drone. Köprü üzerinde ve çevresinde hatıra fotoğrafları çekildikten sonra faaliyet sona erecekti. Liseden arkadaşım Rıdvan ve Galatasaraylı küçük dostumla fotoğraf çektirerek günü nihayete erdirmiştim. 

Clandras su kemeri ve şelalesi

Tüm günü anlatan video (By Önder Deveci/ Doğaya Dönüş Youtube kanalı)

46 kişi faaliyeti sorunsuz ve sağ salim bitirmişti. Grup Denizli’ye dönenecekti. Ben ise Ulubey’de yaşayan üniversite arkadaşıma misafir olacaktım. Beraber Blaundus Antik Kenti, Cam Teras ve Uşak’ı gezecektik.


Gün boyu taşıdığım telsizi teslim ettim ve herkese veda ederek araca geçtim. Sabah uğradığımız Hasköy Kıraathanesi’nin bahçesinde indim ve arkadaşımı beklemeye başladım. Güneşi bugün Ulubey Kanyonu üzerinden batırmıştım.

Bugün bize rehberlik yapan Uşaklı Hasan PEKER Abi’ye, faaliyeti düzenleyen PAKDOS’a ve katılan herkese çok çok teşekkür ederim.

–SON–

NOTLAR ve KAYNAKÇA:
NOT: Yazıda herhangi bir yazım hatası, bilgi hatası veya eksiklik dikkatinizi çekerse lütfen iletişime geçiniz.
1)https://tr.wikipedia.org/wiki/Ulubey_Kanyonu

2)https://www.kulturportali.gov.tr/turkiye/usak/gezilecekyer/pepouza-antik-kenti

3)https://tr.wikipedia.org/wiki/Pepuza

4)https://www.usaksevdalisi.com/fotograf/33-usak-tarihi-mekanlar/19-karayakuplu-pepouza

5)https://sbb.usak.edu.tr/menu/46486)https://sbd.aku.edu.tr/III2/asisman.pdf

7)https://tr.wikipedia.org/wiki/Clandras_K%C3%B6pr%C3%BCs%C3%BC8)

8)Fotoğraflar: Ali Fuat Avcı, Ferhat Oğuz ve Selim Karakaya

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.

*

code